110

seferler eskittin o dümende,
her limanda bir şeyler eksildi senden
eski bir palton vardı yakasında baş harfleri
şiir saklardın sol iç cebinde
ıslanmazdı mürekkebin
söyleye söyleye ezberler
soluğunda atardı kalbin

onların hayalleri vardı
seninse yaşamak için sebeplerin
gözlerin dalar
yalnızlık sarardı ses tellerini


109

savrulan mum ışığının altında batan güneş
huzur kaplamış çehreni, hüzünler geçer
odanda saklı mevsim
gölgendeyse, derde derman busen
eksikliğin doldurur yokluğumu
çıkılan her yol; sana olan umudum
pencerenden geçer seferler
ilk yolcu değilim ama 
                                    artık evimdir, gölgen


kederler topladım heybeme
kirpiklerimi ör
                        gözyaşım akmasın anne


ve

peygamber doğmadı bu diyarda
vaat edilmedi topraklar
hani tanrı varsa
ölü doğdu bu vicdanda

108

belki devam etmeliyim
belki ederim.
aşabilmeli insan ön göremediklerini
ama hak ver, şaşmalı ödenmişken bedeli
herkesin sandığı kadar aptal mıyım
senin olabilme ihtimalin mi aklımı aldı
hadi dürüst olalım
hiç yalan söylemedim
yarattığım her doğruya inanç ektim
güzel dedim güzeldin
herkesten çok beni sevmiştin.
kimin yalanı bu
dibine kadar batmışken biz değil
sen devam ettin.
ilkin sarardı duvarlar
sonra toza boğuldu ahşap
tütün bastı parmaklarım
şimdi sigara kokuyor onca anı
aslında doğru olandı verdiğimiz karar
ayrı ayrı birlikte yaşadık
adımlar bekledik
utançla dövülmüş prangam ağır bastı
seninse kalbin.
bu aralar mevsimler asıyorum odama
kışa hitap düştüm
seni ilk
sevmiştim sonbaharda.
belki işitirsin çığlığımı
bakarsın uzaktan
uzaklar yakışmıyor sana sevgilim
en çokta yakın olduğun yabancılar.



107

biraz azaldım,
kadehte kalan şarap kadar yalnız
kendimi kapatacak evim olsa
başbaşa kalırdık.

106

Yazabilirdim, güzel günleri. Ya da nasıl sevip, sevildiğimi belki inanırdın belki sahte kaçardı kelimelerim; doğru ya yalanlarla yarattım onca hakikati.
Yazabilirdim, içimden geçenleri. Ölümün kıyısından her sabah nasıl yürüyüp geçtiğimi.
Yazabilirdim, yalnızlığı. Kaçan uykularımın firarını ya da dalamadığım rüyaların berrak olmayan uçsuz kıyısını.
Yazabilirdim, haksızlığı. Aç kaldığım gecelerin feryadına tanık olan siyasi partilerin broşürlerini; belki iştahı kaçardı vergimle doyuramadığım benden üstün her sınıfın.
Yazabilirdim, bildiklerimi. Bilgiyi parayla satıp, hakikatin geçerliğinden bahseden ikiyüzlülerin nasıl kalıplarına sığamayıp bizlere tepeden serin serin baktıklarını.
Yazabilirdim, adaleti beton yığınlarında arayan milyonları. Barışla yürüyüp savaşı serptikleri topraklarda hasat bekleyen onca üniformalı ruhsuzları.
Yazabilirdim, hastalığa mağlup yeşeren dalları. Tedaviyi kazanç kapısı görüp stoklanan ilaçlara yok derken yüzü kızarmayan canavarları.
Yazabilirdim, şöhretin basamaklarını. Var olabilmek için başkalarının adına utanmayı öğreten şarlatanları.
Yazabilirdim, acıyı. Çalacak kapısı olmayan insanların buldukları ilk kapı kolunda kendilerini astıklarını.
Yazabilirdim, Tanrıyı. Varlığıyla dikte olup, elçilerin elçileri tarafından katledilen milyonların tek tek adlarını.
Yazabilirdim, görünmez prangaları. İhtiyaçlara borçlanıp, borç batağında boğulan milyonları ya da borcunu temin edemediğini iddia eden şirketlerin yükselişini.
Yazabilirdim, aydınlığı. Cezaevlerinde batmayan güneşleri.

Yazardım, güzel günleri. Çocukların öldüğü bir dünya olmasa.

105

Yalnızlığı sararmış çarşafa, adıysa keder
Yazılmış yazılmasına ama hani adilde değilmiş kader
ve sevda dermiş her öldürenin aldığı nefese ciğerinden
Okuması yokmuş
Hani pek yazanı da
Ama bilirmiş sevdayı, sevdadan tütecek dumanın manasını
Elbet dermiş, sevinciyim gelecek bir şafağın
Kararlar varmış aldığı, verdiği
Hani tepesi atsa anilerde yaşar, aniden kalkarmış
Çarşafa bir yalnızlık daha
Keder içine içine solarmış

104

Ölüm yağarmış kimi diyarda ve ölüme el açarmış kimi insanlar. Öyle bir diyarın yolcusuyum, yüküm ise ağır. Hiçliği sırtlanmışım, gizlisi olmuşum hiç var olmayan öznenin. Kimim sorusuna verilecek bir cevabım, ne de nerelisin sorusuna gösterilecek bir diyarım, oysa yürümeli insan çünkü hiç durmuyor dünya. Diyarlar geçiyorsun, her bastığın diyarda kendinden bir parça bulup benden diyorsun. Benliğin dağılalı çok olmuş, toplamaya yeltensen yüz insana yüz ömür biçilir. Diyarların yolcusuyum, sorsalar her diyarın yabancısıyım. Şimdi başka bir diyardayım ve bu diyarda ölmüyor insanlar, öldürülmüyor hayatlar. Sabahları düş serpiyorlar apartman dairelerinden, yere her düşen düş, doğruluyor gökyüzüne. Tanrıları yok bunların çünkü ölüm yok bu diyarda. Akşamları birlikte gülüp, ağlıyorlar ve gözleri yaşarıyor, toprağa düşen can veriyor. Bu diyarda kalmak isterim, bu diyar olsun memleketim ama eksiği var benliğimin, dağılan benliğimin çağrısı var kulaklarımda. Gitsem gönlüm kalır, kalmalı bu diyarda bir yolu olmalı ve kalmalıyım bu diyarda...

103

1991, Haziran. 4 kişi astık, ilk üçü kimsesiz hani hesap soranı da yok. Ama biri var ki ölmeden bizi 3 dakikalığına öldüren biri. Ve anlattı Hain, "Hainim, hain olduğum için ucundayım silahlarınızın, haklısınız ya da ben haklıyım, sebeplerimiz var belki hiç bizim olmayan sebeplerimiz, farklı kadınlar doğurdu bizi ama aynı adamlar öldürüyor, kardeşimsiniz. Sigarasız bir hayat düşlemedim, çünkü soluduğumuz hava temiz değil aman ha gücenmeyin, aynı sefaletin kardeşiyiz. Asın beni yükseklere, asın gökyüzüne, izin verin ilk ben konuşayım Tanrı'yla. Tanrım diyeyim neden rahat bırakmıyorsun bizi, bizleri. Bakma bize sağımız, solumuz aynı bazen ufak bir bomba ile milyonları öldürebiliyoruz ama Tanrım tek suçlu biz olmamalıyız. Çocuklar gördüm cephede ve o cephede yağmur yağmazken elleri açıktı gökyüzüne, Tanrım söyler misin çocuklara neden bomba yağdırdın. Tanrım bizim cehennemimiz burası mı? Eğer öyleyse temiz insanlar ölüyor, görmüyorsun. İyi insanları asıyor, zehirliyor, gaz odalarına sokuyoruz bu nasıl cehennem bir tek iyiler yanıyor. Tanrım bu savaş adil değil, bunun adı savaş değil. Haklı, haksız yok sadece senin için öldürüyor, ölüyoruz." Hain sustu, gırtlağına çöktü tüm insanlık, son kez yutkunup suratımıza tükürecek sandım her gece yaptığım gibi insanlığını içine attı.

102

Ayakkabın bir kez su aldıysa, su birikintisinden çekinmezsin. Kederde böyle, bir kere sıçradı mı üstüne, yakarsın tüm gemileri; varacak bir limanın yokmuşcasına. Kader der, eğersin boynunu usul usul, hayat denen zindanda ilk kez oynamıyorsun ya çaresizliği. Umut hep vardır ufukta, ama dümenin kırık, yelkenin yanalı çok olmuş, öyle savrulursun hiçlik okyanusunda. Hadi vardın diyelim, sıfırdan başlanmaz ya hem bir kere yaralısın ve tedavin varsa bile ardında kalmış ayrıca tüketmişsin her şeyi, en çokta gençliğini o boyun eğmez duruşunu. Vücudunda izler, kalbinde kapanmaz bir yarık ve yüzüne sıçramış koca bir hiç. Yüz hatların belli olur, güldüğünden değil her gelen acıya göğüs gerip yüzünü ekşitmekten. Acılar deler geçer, yıkılmazsın ama yıkılsan da topraktan bir toz tanesi kalkmaz. Sokak lambası gibi yaşarsın hayatı, geceye aitsin. Sessizlik olur yuvan, gözyaşı kaynar ocağında. Başkalarının hayatına figüransındır, kahkahalar duyar kulakların, kıskanırsın. Hazırsındır artık, evliliği bekleyen genç bir kız, atanmayı bekleyen yeni mezun, mermiyi silahın ağzına vermiş katil ya da kitabını editöre gönderen bir yazarın hevesi kadar sen ölüme hazırsındır.

101

Sefalet koysunlar semtlerin adını,
Sefalet 1, sefalet 2, sefalet 3
Kimlik çıkarsınlar her sokak çocuğuna
O sokakların ismini yazsınlar ana adlarına
Babasının adını Sefalet koysunlar.

Acıyla yıkasınlar sokakları,
Ölüme kaç dakika kaldığı yazsın otobüs duraklarında,
Ne kadar aç olduğu yüzünden değil alnından okunsun
Birileri ölürken kimseler görsün

Kulelerin adını mutluluk koysunlar,
Mutlu olmak isteyen kuleden atsın kendini,
Asfalt değil şerefimizi döksünler sokaklara
Dünya düz olsun,
Başımız dik yürürken, düşüp gidelim yokluğa

Ölüm çalsın kapıları
Canımızı alsın, taptığımız devlet adamları
Leşimizi yaksınlar
Belki ısınır, sokak hayvanları


100

Duvarlar üzerime üzerime geliyor, bir soluk çekebilsem içime bırakmaya yer kalmıyor. Ne ileri gidebiliyorsun ne geri, hayatın tam ortasına çakılı kalmış gibi. Acılar sokuşturuyorsun ceplerine bayram şekeri misali, kime rast gelsen bir acı ikram ediyor. Ben neyim biliyor musun? Ben, hayata köşesinden tutunup, düşmemeye çalışan cepleri acıyla dolu bir hiçim. Yarım bir hayat yaşıyorum, ne kendim olabildim ne de topluma uyup insan olabildim. Günahı bilmeden işledim, Tanrı'ya bilmeden öfke besledim, farkına varmadan öldüm, dirildim. Bir seni seçtim, seçtim ve sevdim, küçük bir çocuğun babasını hiçe sayıp istediği saç tıraşını yaptırması gibi hiçbir şeyi bana ait olmayan bu hayatta seni seçebildim. Gibilere yasladım sırtımı ve yumdum gözümü, 25 yıldır benim olan bu hayatı, başkalarının istedikleri şekilde yaşadım. Söyler misin nereden geldim, neredeyim, nereye gidiyorum. Bilmiyorum ve çaresizim, iki elim ve iki ayağım var. Koşabilir, tırmanabilir, silah kullanabilir hatta uğruna öldürebilirim sadece kimim ben, söyle kadın. Sen bilirsin gerçeği, hakikat akar dilinden ve yalan geçmez kulağından, "kalbimi değil, mantığımı dinliyorum Tarık, kendine iyi bak" dediğinden bu yana ne kalbime, ne mantığıma bakar oldum, dümdüz yürüdüm. Yeri geldi düştüm, üşüdüm, aç kaldım, tere boğuldum sadece yürüdüm. Belki dedim belki bu yol sana çıkar ve sorarım, "o kalp hala bana mı atıyor".

99

Kalabalık bir şehrin, kabalık bir semtinde, yine gayet kalabalık bir apartmanında yalnızlığı oynuyorum. Büyük bir sahne, üzerime düşense olduğum gibi var olmak. Varlık var mıdır sorusunun felsefe derslerinden ya da piyasa yapılan samimiyetsiz sohbetlerin -konuşuyorum- olmak için konuşulan bir soru kalıbı olmadığı dakikalardayım. Yokum, inanın en az sizin kadar yokum. Bizler kalabalığın arasına serpilmiş, zamanı gelince yok olmak için -şey-leriz. Kalabalık hep var, ilk ademden yaşayacak olan son ademe kadar kalabalık hep var olacak. Bizlerse her zaman sentetik haplarla ya da paramızın yettiği kadar dandik alkolle boğuluyorken o kalabalığa aykırı olanlarız. Ama bir kalıbımız var. Şerefli ve bir soylu kadar piçiz.

98

Ne bileyim, bazen hayat gelip oturuyor tam göğsüme, ilkin geçer diyorum sonraları alışıyor gibi oluyor insan.

İstanbul bir gariptir; aşkıyla, şarabıyla nahoş eder, bazense ruhunu çeker alır patlayan kimsesiz bir bomba. Bir, iki, üç derken içtiğin sigara gibi girer olur hayatına, endişe duymazsın. Şafağı haindir hele mevsim odun, balta sapı yaktıracak cinstense adamın ciğerine ciğerine üfler. Ellerini ceplerine, umudunu içine sokup yürürsün ağır ağır caddeleri, sağında/ solunda yanar cigaralar, keyiften değil kederden ölür ciğer.

Sokağın çocukları olmazmış, bir aralar kalın puntoyla yazılmış bir gazete köşesinde denk gelmiştim. Sokak çocuğu dediğimiz, bizim sahip çıkmadıklarımızmış. Biz derken sınıf gözetmeksizin hepimizi mi yoksa kedi mamasına denk parayla mutfak alışverişi yapan bizler mi?

Konsolosluğun bırakın içini önünde 5 dakikadan fazla dursanız bir el dokunur, omuzuna. İlkin niyet, sonra kimlik istenir. Şüpheli olmak bu aralar memleketimde moda.

Cinsiyete pek önem verilir ama bildikleri iki cinsiyet o da biyolojik atanmış kimlik. Gey, trans öcü gibidir hani karşılaşmışlığı hatta görmüşlüğü yoktur ama o sokaklarda öcüler yaşamaktadır.

Açlık sınırı yalandır. Binaltıyüz türk lirası ile bir insan değil bir ay, altı ay yaşayabilir. Yaşayamayan vatan hainidir.

Anarşistler tanıyorum, orospu çocukları. Yine bu orospu çocukları, şehit dediğimiz kutsalımıza dil uzatıp, gecekondudan yeni kaldırdığımız şanlı kahramanımızın pisi pisine öldüğünü iddia ediyorlar. Saraylardan şehit çıkmayabilir, nedeniyse onların sarayları ölüm geçirmiyor.

Söyledim ya İstanbul bir garip, ne çıkıp gidebiliyor ne ölebiliyorsun. Ölsen gömecek yerleri yok, yakın desen dinsiz deyip leşine hakaret ediyorlar.


97

Süren bir ömre atılmış ayraç, derme çatma ağızla okunan şiire gelmeyen alkış, bir latin külliyatından dünyaya yayılmayan tek kelime, fark edilmeden kayıp giden yıldız, Berna; betimlemeyle bitmeyecek birden fazla şey.

Biz seninle şimdiki, mutluluğa varamadan ise geçip giden zaman. Oysa sonsuzluğa bir söz verdik, ama bu geleceğe ölü doğan bir adak. Bu mektup İstanbul'un anlamsız, sıradan bir gecenin ve yine yitik bir semtin derme çatma çatısında, dostlarla içilmiş bir kaç mey sonrası aktarmalı gelen gönderilmemiş bir mektuptur. Ve sen kadın, gönderilmemiş mektuplara kör bir alıcı. 

Yine ben, yokluğuna vurulmuş morfin, cigarası geç gelen harman, alkol sonrası bir özlem bulantısı. 

İyi ki doğdun sen bayan nihayet, ölümüm kalımım.

96

kenar bir mahalleyim
yapışkan çamurların arasından,
bir fare kapanına, geleceğimi bıraktım

95

Cephede birileri çarpışıyor Berna. Süngüler çekiliyor, kurşunlar yağıyor, tanımadığı bir insanı kendi olmayan sebeplerinden katlediyor. Cephede birileri ölüyor Berna. Yirmisine az evvel basan çocuk, birileri istiyor diye ölüyor. Cephede birileri öldürülüyor Berna. Vatan borcuna yetmeyen vergiler, kanla ödeniyor ve birileri yaşamak isterken öldürülüyor. Cephede birileri seviyor Berna. Gelmeyen telefon, mail, mektup derken ölümü kucaklıyor, o sanıp. Cephede birileri yalnız kalıyor Berna. Ölüm yalnız cepheye uğramıyor, şehirleri, kasabaları adım adım geziyor, inanır mısın günümüzde bir insan açlıktan ölebiliyor. Cephede birileri inanıyor Berna. Barışın, savaştan gebe kalacağına inanıyorlar, oysa ne çabuk unuttular 2. dünya savaşını, ardından gelen Kore, Irak, Afganistan, Suriye. Cephede birileri mucize bekliyor Berna. Kan akacaksa bu kan kendi kanı olmasan diye bilmediği Tanrılara da dua ediyor. Cephede birileri savaşıyor Berna. Ama silah kullanmıyorlar, onların silahları kalem. Onlar savaşları kelimelerle başlatıp yazılı bir kaç antlaşmayla bitiriyorlar. Ölen insanlara saygıları büyük ama kimse isimlerini hatırlamıyor ve o büyük saygıyı akşam eşleriyle sevişirken andıklarına kalpten inanıyorum. Cephede birileri uyuyamadı Berna. Radyodan çıkan bir sesle doldu oda, o an yüzüne bir elin değdiğine yemin edebilirdi. Bir sigara yaktı, yan döndü yastığında ve baktı, onunla paylaştığı gökyüzüne.

94

Kimsenin okumadığı bir gazetede 3. sayfalara haber oluyor hayatım.

Kimsenin ayak basmadığı Anadolu'da bozkırım. Bazen tutuşuyor, uçsuz bucaksız yanıyorum. 

Kimsenin görmediği yıldızım. Bazen kayıyor, kendi kendime ölmeyi diliyorum. 

Kimsenin dinlemediği çığlığıyım. Köşe başında tecavüze uğruyorum duymuyorlar, gidecek yerim olmadığından katlandığım dayaklara sessiz sessiz bağırıyorum, işitmiyorlar. 

Kimsenin hatırlamadığı, siyasi mahkumum. Köşe yazıma "Birileri yolsuz!" başlığı yazdığımdan, devlete ihanet suçum.

Kimsenin baş kaldırmadığı hükümetim. Benim için güneş batıdan doğar, batıdan batar, doğu benim ama açlığı/ yokluğu sizin olsun. 

Kimsenin görmediği adaletim. 12 kere koruma talep eden kadını görmediğim için 6 yerinden bıçaklayan zanlıya iyi halden  7 yıl hapis verdim

Kimsenin sevmediği göçmenim. Yaşamak için terk ettiğim evimi yaktılar, geldiğim diyardaysa insanlığa olan inancımı. 

Hiç Kimseyim. 

93

Yoktur adı ve adının anlamı. Kaleme sanrılar alır ayrıca kendi konuk olur yazdığı düşlere. Zamana hükmeder, ölümü hiçle yoğurur üstüne sonsuzluk serper ve böylece doğar yalnızlık. Kimsesizliği taşır üstünde giydiği kalabalıkla.


92

Yatmadan evvel seni andım. Hani girsem rüyasına bir bahanesi olur belki yazmaya diye döndü kafamda tilki. Sen girdin rüyama. Yılın ilk ekini gibi saçların ayrıca gözlerine bulanmış evren sanki eksik bir benmişim gibi. Sarılmak istedim doğru ya ben değil yüreğim, ellerim, ayaklarım, kalbim hatta fırsat bilen burnum kokuna beslemiş hasret. Gülüşünü eksik ettin bir şeylerin ters gittiğini sezer gibi oldum bir ara konuşmak istedim ağza gelmedi dilim, "neyin var" diyemedim. Öyle uzun uzun baktın ki her şeyin var; üstüne bir ben fazlaymışım gibi. O an yeri yarmak hatta tırnaklarımla kazıp dibine girmek, yok olmak istedim. Utanca boğuldu yüreğim kulaç attıkça batıyor, çırpındıkça dibime çekiliyordum ama kader bu yazılalı çok oldu. Karşına dikilip sevginin ne olduğunu, yokluğun nasıl sevildiğini, adına yazılacak şarkım olmadığını ama isterse adını yüreğime yüzlerce kez yazabileceğimi söylemeliydim. Belki bir gülüş bırakırsın sadakama, ömrün uzar. Olmadı benim ömrümden al! Sana adıyorum doğacak her güneşi, alacağım her soluğu hatta yeşerecek her çiçeği yeter ki bir gül gözlerime.

91

Herkese katamam seni, bir tutamam insanlarla. Kine bulanmış yüzlerle nasıl yan yana durabilir, nefrete boğulmuş vicdanlara nasıl katlanabilirsin. Düşlerin yağar her gece, birini alır diğerinin ardı peşine gezerim diyar diyar. Dağları sırtlanır, ovaları tütüne sararım ilkin ciğerimi kaplar siman sonra bulutlar çıkar ağzımdan ve gökyüzü yükselir. Rüzgara sözüm geçer ilkin senin odana eser sonra kulağıma fısıldar halini, hatırını. İyiler serpiştiririm gökyüzüne her gece senin için biri kayar, ne zaman yüzün düşecek olsa Filistin'de bir genci asarlar. Umut ekerim topraklara, barış filizlenir ve bizim barışımız krallıkları, meclisleri ve hatta üstünüm diyen herkesi toprağına çeker. Ölümü görmezden gelirim; batıdan, doğuya hatta kadınından, çocuğa yanına alır, istifini bozmaz. Ama biliyor ya! yanından geçse sana değil bana bir ölüm yazar. Bir çocuk doğdu Filistin'de az evvel adını Rahmet koydular. Ellerini gökyüzüne açıp "hayır, şer ne gelirse yine senden" diyemeden İsrail yağdırdı güdümlü bomba. İnsan- insanı öldürdü haklı sebepler ardına. Sen- beni yaşattın hiç sebep olmadan. Kulluğu hürmet bildim, uğruna ömürler eskitip dizlerime acılar yamaladım. Dilim yandı sevdiğimi söyleyemedim, gözlerim kapandı semana erişemedim. Yine bildim seni! Bir gün gelir kapımı çalarsın, acıyı gömersin ön bahçeme sonra yüzüme uzun uzun bakar "güzel miyim?" diye sorarsın.Vücudum düz durmuş ağaca, boynumda iplik gözlerine veda ederken "sorma güzelliğini sen Filistin'de barış kadar güzelsin. "